6 Ocak 2011 Perşembe

"belki"lerin hiç bitmemesi için...


"vanya dayı"nın en sevdiğim sahnelerinden birinde sonya üvey annesi yelena andreyevna'ya şöyle der: "yok, belirsizlik daha iyi... ne de olsa umuttur..."
20. yüzyılın hemen başında çehov'un sonya'sının belirsizlik, gerçeği bilmemeyi/öğrenmemeyi seçme üzerinden beslediği umudu, aynı yüzyılın sonlarına doğru sabahattin kudret aksal’ın "bay hiç" oyununun yalnız kadını da paylaşıyor.
bambaşka bağlamlarda; biri kırsalda diğeri kentte, biri rusya'da diğeri türkiye'de ve belki de dünya'nın herhangi bir metropolünde iki kadın, iki insan. yıpranmış ve yalnız.

aksal'ın yalnız kadını önce kendine erkek bir karakter yaratıyor; sonra onu giydiriyor, sonra da ona roller biçiyor: belki bir şair, yok olmadı, belki sokaktan geçen mutsuz bir adam, yok bu da değil, o zaman olsa olsa bir vampir olmalı, hayır fazla olağanüstü oldu, demek ki eski kocasının muhbiri, onu gözetlesin diye yollanmış, yok maalesef bu da değil, eh o zaman ancak bir hırsız olabilir, en mantıklısı bu, birdenbire kapısına dayandığına göre, ama bu da değil. peki ne? kim bu adam?

gecenin sakinliğinde ("in the still of the night") birdenbire çıkagelen bu esrarengiz adam, bu koyu renk şapkalı ve koyu takım elbiseli adam (uzaktan uzaktan rene magritte'in melon şapkalı koyu takım elbiseli adamını çağrıştırıyor) bir hiç aslında; "bay hiç"; kadının hayalinde kurduğu bir figür, yalnızlığına yoldaş olmasını umarak... bay hiç kadının aynadaki aksi; bir kilometre ötedeki diğer pencerenin soluk, titrek ışığı.

"bay hiç"te ülkü duru ile iştar gökseven'e kırmızı, yıpranmış bir berger koltuk eşlik ediyor; hiç bir şeyin olmadığı sahnede yalnız başına duran tek bir koltuk.
enver başar'ın ışık tasarımı ustaca; karanlıkları delen, delmeye çabalayan aydınlık çerçeveler; hayalgücünün pencereleri...
kerem ayan'ın rejisi abartısız ve işlevsel; temel olana, öze odaklanmış; hiç bir fazlalılığı yok.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder